Röportaj – Çok Nezaket, Biraz Yağmur: İngiltere!

Ülkemizden ayrılıp yurt dışında yaşamak isteyenlerin, çoğunlukla gitmeye çalıştıkları yerlerden biri de dünyanın güçlü ülkelerinden olan İngiltere. Blogumu okuyanlardan genelde soru soran ya da teşekkür eden mailler alıyorum. Her yorum benim için çok değerli ama geçtiğimiz günlerde bloguma katkıda bulunmak isteyen bir mail aldım ve çok mutlu oldum. Harun, uzun süredir yurt dışında yaşayan, son olarak İngiltere’ye yerleşmiş bir girişimci. Kendisine yurt dışında yaşam konusunda sorular geldiğini, ve toplu olarak sorularıma cevap verebileceğini iletti. İngiltere, araştırmak istediğim yerlerden biriydi ve böylece bu röportajı gerçekleştirmiş olduk. Harun’un detaylı cevaplarıyla, İngiltere’de yaşamak isteyenler için oldukça aydınlatıcı bir yazı olduğun düşünüyorum, umarım siz de öyle düşünürsünüz. 🙂

3

  • Seni kısaca tanıyabilir miyiz?

Merhaba. Ben Harun Saraç. 33 yaşımdayım, evliyim ve 4 yaşında bir oğlum var. 2006’da Başkent Üniversitesi İşletme bölümünden mezun oldum. Üniversitede 2 yıl Zürih Üniversitesinde okudum.  Mezun olmadan 1 yıl önce Ankara’da web ve reklam işleri yapan bir ajans kurdum, mezun olunca da Şengay’da bir danışmanlık şirketinde iş geliştirme yaptım, 1 yıl kadar Şengay’da yaşadım. 2014’te de Katar’a taşındım, İngiltere’den önce de 2 yıldır oradaydım. Oradan da buraya geldim. Yaklaşık 10 yıldır Telekomünikasyon sektöründe çeşitli seviyelerde ürün yöneticiliği ve iş geliştirme yaptım. 2016 yılı başlarında da girişimciliğin zamanı geldi diyerek İngiltere’ye taşınma kararı aldım. 7 aydır İngiltere’deyim, farklı boyutlardaki şirketlere danışmanlık ve iş geliştirme hizmeti sunuyorum.

  • Hangi şehirdesin? Oraya neden ve nasıl gittin?

İngiltere’den önce ailecek Katar’da yaşıyorduk ve 2 yıldır oradaydık. 17 ülkede faaliyet gösteren bir telecom operatöründe danışmanlık yapıyordum ve birçok ülkede ciddi bağlantılar elde etmiştim. Projenin bitmeye yaklaştığı sıralar, İngiltere’deki birkaç arkadaşım Ankara Anlaşması’ndan bahsetti. Aslında Türkiye’ye dönmek istemediğim için başka alternatifler de bakıyordum ve yurt dışında sürekli yabancı kaynaklardan haberleri okuyunca tekrar dönme ihtimali beni korkutuyordu. İstanbul’un trafiği, insanların mutsuzluğu, iş ortamında aşırı rekabet ve iş-özel yaşam dengesindeki bozukluk temel sebepler diyebilirim. Konuya tekrar dönecek olursak, Ankara Anlaşması’nı biraz araştırıp arkadaşlarımdan da bilgi aldım ve sanırım girişimciliğin artık zamanı geldi dedim 🙂 Zaten iş geliştirme yaptığım için iş planı yazmak zor olmadı. Türkiye’ye döndüğümde başvurdum ve kısa sürede vizeyi aldım. Kendimi 1 hafta sonra İngiltere’de buldum, şirketimi kurdum ve çalışmaya başladım. Önce Londra’ya geldim ancak etrafı tanıyıp detaylı araştırınca Reading’e taşınma kararı aldım. Özellikle İngiltere gibi ulaşımın iyi olduğu bir ülkede büyük şehrin merkezinde yüksek kira ödeyip, düşük kalitede bir evde kalmaktansa yarım saatlik mesafede Reading’te aynı kiraya bahçeli bir ev tutmayı tercih ettim. Yeni büyüyen bir oğlumuz olunca ev ve çevre kalitesi daha öne çıkıyor. Londra’ya her gün gitmediğim için de yol benim için önemini kaybediyor.

  • Kültür farklılığından dolayı ilk etapta bocalama yaşadın mı? İnsanların bir Türk’e yaklaşımı ve genellemek gerekirse yerel halkın karakter olarak gözüne çarpan bizden farklı özellikleri var mı?

Bundan önce Katar’da iken iş arkadaşlarımın bir çoğu İngilizler olunca şahsen çok bocalamadım. Bilinenin aksine İngilizler soğuk ve kibirli değil, tam tersine teşekkür etmeyi, selamlaşmayı seven, nezaket dolu insanlar. İstisnaların olacağını kabul ediyorum fakat toplum kuralları çok iyi oturmuş. Trafikte yavaşlayıp sokağa dönmek isteyen ya da şerit değiştirmek isteyen bir araca, karşı yönden gelen aracın yol verdiğini görmek ve diğer tarafın el sallayarak teşekkür ettiğine şahit olmak, belediye otobüsünden inerken insanların şoföre iyi akşamlar demesi gibi küçük detaylar insanı bu ülkede yaşadığına şükrettiriyor. Bunun dışında acele etmemeleri ve bankada hesap açmaya bile randevu ile gitmek insanı bazen kızdırabiliyor tabi ki 🙂 Türklere karşı Almanya’daki gibi bir ön yargı yok. 2003-2005 yılları arasında Zürih Üniversitesinde okurken Almanya’ya sık gidiyordum ve ciddi bir ön yargı ile karşılaşıyordum. Kıta Avrupası’nda da sadece Türklere değil yabancılara karşı farklı düzeylerde ön yargı varken İngiltere’de olmadığını söyleyebilirim. Eğer düzgün İngilizceniz varsa ve eğitimli olduğunuzu gösterirseniz bu bariyer tamamen ortadan kalkıyor. En çok kullanılan iki söz var burada:  “Sorry” ve “Thank You”

  • Çalışma koşullarından bahseder misin? Çalışma ortamı, vergiler, maaşlar, tatil süresi nasıl?En çok aranan meslek grubu nedir biliyor musun?

İlk geldiğim zamanlar uzun yıllardır burada yaşayan bir arkadaşım, Türkiye’de insanlar bu kadar rahat çalışsa çoğu şirket batardı demişti. Görünce bu söze inandım. Şirketler mesaiyi sıkı tutmak yerine genellikle işin sonucuna bakıyor. Birçok arkadaşım ya tamamen evden çalışıyor ya da haftanın birkaç günü uzaktan destek veriyor. Şirketin tek baktığı nokta işin ne zaman biteceği, nerede bitirdiğin değil. Part time çalışmak inanılmaz yaygın. Cumartesi belki ama Pazar günü çalışan neredeyse hiç yok. Eczaneler öğlen kapanıyor ve nöbetçi dahil yok. HSBC ile çalışıyorum ve Pazar günü çağrı merkezi çalışmıyor. Müşteri olarak neden kimse çalışmıyor desek de madalyonun diğer yüzünde çalışan haklarını da düşünmek gerekiyor. Bir de belirtmek gerekirse, iş ilanlarının büyük bir kısmı sözleşmeliler. Hem şirketler uzun süreli çalışan alıp riske girmek istemiyor hem de çalışanlar yüksek vergi ödemek yerine 6-12 aylık sözleşmelerle çalışarak hem daha yüksek ücretlere çalışabiliyor hem de piyasa tecrübesini arttırıyor. Bu sayede de brüt ücreti alıp verginizi kendiniz ödüyorsunuz. Gelir vergisi ve sigorta kesintisi bizdeki gibi gelir arttıkça artıyor fakat daha sonra giderlerinizi göstererek bir kısmını geri alabiliyorsunuz. Bunun dışında bizdeki gibi damga vergisi, defter bedeli vergisi vs gibi nasıl hesaplandığını kimsenin net olarak bilmediği bir sürü maddenin olduğu bir bordro yok, sadece gelir vergisi ve sigorta var. Bunun dışında şirketiniz varsa, vergi konularında çok daha avantajlısınız. Örneğin benim şirketimin vergisi bu yıl Nisan’da hesaplanacak fakat ben bu vergiyi Şubat 2018’de ödeyeceğim. Devlet 9 aylık bir avans veriyor size aslında. Özetle vergi konusunda hata varsa bile devletin adaletine güvenebildiğiniz için çok da düşünmüyorsunuz aslında detayları.

1
Windsor kalesi etrafındaki parkta koşan oğlum
  • Eğitim sistemi hakkında bilgi verebilir misin? 

Oğlum şu an kreşe gidiyor. Burada 2-4 yaş arasında haftalık 15 saatlik ücretsiz kreş hakkınız var. Özel kreşler de buna dahil. Hal böyle olunca, Montessori eğitimi veren bir okul aradık ve oraya kaydolduk. Çok memnunuz. Çocuklar 2-3 ay içinde dili çözüp hayata adapte olabiliyorlar. 4 yaşında Reception Class dediğimiz, ilk okul öncesi hazırlık sınıfı başlıyor ve bu artık kreş değil ilkokul oluyor. 5 yaştan sonra artık Class-1, 2 şeklinde sınıflar başlıyor. Okulların kayıtları için belediye, bu yaş grubunda çocuğu olduğunu bildiği tüm evlere bir tanıtım paketi gönderiyor. Bu pakette okulların listesi, eğitim sistemi, çocuğa yaklaşım gibi bilgiler oluyor. Bu listedeki okulları gezip inceleyin diyor. Ardından formları doldurup Council’e (Belediye) teslim ediyorsun ve “çocuğunuz şu okula kaydedildi” bilgisinin olacağı mektubu bekliyorsun. Ocak-Mart başvurular, Nisan-Mayıs kesin kayıt bilgisi geliyor. Eylül’de de okul başlıyor. Devlet okullarının kaliteleri oldukça yüksek olduğu için özel okul neredeyse yok. Diyelim ki çocuk ara sınıfta başladı ve sınıftakilerden geri kalacağını düşünüyorsun. Okul, assistant teacher veriyor ve bu öğretmen çocuğun dil, iletişim ve matematik vs. adapte olduğundan emin olana kadar yanında oturuyor, bir nevi tercümanlık yapıyor. Tahtadaki kelimeyi anlamazsa ona çizerek gösteriyor vs.

  • Sağlık sistemi nasıl? Sigorta, ücretler, doktorların yetkinliği ve hastane koşullarından bahseder misin?

Özel hastane kavramı neredeyse yok ya da çok spesifik durumlarda geçerli. Çünkü devlet yeterince kaliteli ve sakin. Sadece National Insurance ödeyerek tüm haklardan faydalanıyorsunuz. Çoğu ilaç ücretsiz. Hastaneler gayet temiz ve doktorların yaklaşımları tahmin edemeyeceğiniz kadar iyi. Ülkeye ilk geldiğinizde sigortaya kaydolmak insanı bir hayli yorsa da bir süre sonra sistem sizi takip etmeye başlayınca rahatlıyorsunuz. Örneğin eşim hamile ve sağlık ocağı benzeri GP(Genel Pratisyen)’e kaydolduk ve doktor ilk kontrolleri yaptı. Doğrudan hastaneye gidemezsiniz. GP’niz referans vermeli. Hiçbir ücret ödemedik. Tahliller 10 dakika içinde geldi. Aradan birkaç gün sonra eve eşimin adına bir kart geldi: “Bu kart ile şu andan itibaren doğacak çocuğunuz 1 yaşını tamamlayana kadar tüm ilaçlar ücretsizdir” özetiyle bir mektupla birlikte. Ki bundan biz haberdar değildik ama sistem size haklarınızı sürekli hatırlatıyor. Öte yandan ben eczaneden sürekli kullanmam gereken bir tiroid hapı almaya gitmiştim. GP’nin size bir kart göndermesi gerekiyor ve bu hapın ömür boyu kullanılması gerektiği için ücret ödememelisiniz dendi. Ücreti ödemek istediğimde ise, size kart çıktığında oradan düşeriz, zaten ücretsiz alacaksınız deyip ücret ödetilmedi. Kısacası, parasal kısmına takılmıyorum fakat böyle bir yaklaşım olduğunu görmek sağlık sistemi hakkında daha fazla yoruma gerek bırakmıyor.

  • Yaşam koşulları Türkiye’ye göre nasıl? Hayat pahalı mı?

Pound, TL’ye göre oldukça değerli fakat İngiltere’de para kazanmaya başladığınızda aslında alım gücünün ne kadar yüksek olduğunu görüyorsunuz. İlk zamanlar Pound’u TL’ye çevirmek gibi bir hataya düşülebiliyor ama konu para birimi değil sadece birim olunca alım gücünün farkına varılıyor. Örneğin en vasıfsız işçi 1100-1200£ civarında geliri varken en pahalı telefon (iPhone 7), 600£ civarında. Ya da ortalama bir yemeğe gittiğinizde 40£ ödeyip kalkıyorsunuz. Türkiye’de 40TL hesap ödeyip kalktığınızı düşünün. Bunlar dışında en büyük gider kira. Evler çok büyük değil fakat her yerden ufak bir depo, merdiven altı mahzen vs çıkabiliyor, oldukça kullanışlı. Bahçesiz ev çok az. İngilizlerde barbekü ve çocuklara bahçede oyun alanı yerleşmiş bir kültür halini almış. Bu yüzden kimse büyük şehirlerin merkezinde yaşamak istemiyor. Ev giderlerinde de herşey dahil ortalama 150£’a tüm faturalar ödeniyor. Market, özellikle et oldukça ucuz. Arabalar çok ucuz. Sadece bir yerden bir yere gideyim, eski de olur derseniz,  2003-2004 model bir arabayı 300£’a alabilirsiniz. Bir arkadaşım laptop ile takas ederek araba almıştı. Kredi kartı ile her yerde alışveriş yapabilirsiniz. Sadece Türk dönercilerde pek görmedim, onun da amacı maalesef vergiden kaçmak. Apple Pay gibi teknolojilerin ise nasıl bir anda yayıldığını görmek şaşırtıcı.

  • Ulaşım sistemi hakkında bilgi verebilir misin? Toplu taşıma ağı nasıl? Trafik çok oluyor mu?

Londra’da 430 metro istasyonu olduğunu söylersem nasıl bir ulaşım ağı olduğu konusunda iyi bir fikir verir. Diğer şehirlerde de oldukça iyi bir altyapı mevcut. Londra’ya gezmeye gelen bir arkadaşım, dünyaca ünlü finans merkezi Canary Wharf’tan metroya binince bu kadar finansçıyı hiç metroda görmedim demişti. Özetle toplu taşıma burada mecburiyetten ziyade bir kültür. Reading’den Londra’ya saatte 15-16 tren oluyor örneğin. Bisikletle istasyona gidip, oradan trene biniyorum. O an bisikletim yoksa bile yol üstünde bir yerden kredi kartımla kiralayıp istasyonda bırakıp gidebiliyorum.

5
Londra sokaklarında keyifle gezen bir köpek 🙂
  • Mutfağı nasıl? Bir restoran önerin var mı?

İngilizlerin belirli bir mutfağı yok, farklı tatları denemeyi seviyorlar. Kendilerine ait belki Fish&Chips var denilebilir. Çay denemek isteyenlere lüks olsa da Fortnum&Masons’ı, çikolata için Harrods’ı tavsiye ederim. Türk pidesi için de bir Çinlinin sahip olduğu “Babaji” kesinlikle denenmeli.

  • Gece hayatı nasıl? Önerebileceğin bir mekan var mı?

Soho ve Piccadily’deki mekanlar harika. Kaliteli bir gece hayatı var ama ben evli olunca çok gidemiyorum maalesef 🙂

  • Halkın spora yaklaşımları nasıl? En aktif yapılan spor faaliyeti nedir? 

Halk sporla iç içe. Sürekli koşanlar, bisiklete binenler görmek mümkün. Zaten en küçük şehirde bile devasa boyutta onlarca park görebilirsiniz. 80 yaşında teyze ve amcaları bisiklet sürerken görmek insanı hayrete düşüyor. En aktif yapılan şey koşmak. Bunun dışında göl ve nehirlerde bol bol kano görebilirsiniz.

  • İnsanlar iş dışındaki hayatlarını nasıl geçiriyorlar?

Genel olarak aileye sahip çıkan bir yapı var. Bunun dışında koşmak koşmak koşmak…

  • Yakın yerler, tatil seçenekleri nasıl?

Nemli ve yağmurlu bir ülke olunca çok fazla klasik tatil imkanı olmasa da yeşil doğa içinde harika tatiller yapabiliyorsunuz. Geçen hafta 5 aile 4 günlük kampa gittik örneğin. Ormanın içinde, gölün kenarında her gün güzel yemeklerle, göl kenarı yürüyüş harikaydı.

4
Evimizin yanındaki park
  • Ev, araba alımı yaptın mı? Alım sürecini biliyor musun?

Araba alım süreci devletin doğrudan müdahil olmadığı inanılmaz kolay bir süreç. Satıcı ile anlaşınca, ruhsat yerine geçen sertifikadaki yırtılabilir şekilde “New Owner” formunu doldurup postaya veriyorsunuz ve artık araba sizin. Postaya cevaben 15 gün sonra sizin adınıza dolu bir form geliyor. Satacağınızda da siz  “New Owner”ı doldurup yeni sahibine veriyorsunuz, o da postaya veriyor. Ne bir noter, ne bir rapor, ne de bir ücret. Şu an kullandığım arabamı açık arttırma ile aldım ve çok ilginç bir anı oldu benim için. British Auction Center adlı devasa bir alana gittim ve  hayatım boyunca böyle bir sirkülasyon görmemiştim. Yaklaşık 600 aracın olduğu bir salon düşünün. Bir o kadar da açık alanda var. Araçlar numara sırasına göre açık arttırmanın yapıldığı salona giriyor. Benim alacağım araç 400. sıralarda ve akşama kadar sıra gelmez derken 2 saatte sıra geldi. Tribüne oturduk, fiyat açılınca el kaldırdıkça fiyatı arttırıyorsunuz. 4300’den açıldı ve en son 5650£’da süre bitti ve araba benim oldu. Toplam 3 dakika sürdü. Ki arabanın piyasa değeri 6500£’ın üstündeydi. Sonrasında kredi kartımla arabanın bedelini ödeyip 1 saat sonra direksiyona binip araç sahibi olarak çıktım.

  • Türkiye’ye dönmeyi düşünüyor musun? 

İstanbul’da  metrobüse binerken birbirini ezen insanların olduğu, ofis ortamındaki beyefendinin trafikte başkalaştığı bir şehirde yaşamaktansa, belediye otobüsündeki şoföre bile teşekkür ederek inen, engelli bineceği zaman koltuğundan kalkıp yolcuyu koltuğa oturttuktan sonra engelli koltuğunu katlayıp yerleştiren şoförlerin olduğu bir İngiltere’den sonra asla düşünmüyorum. Dahası Katar’da bir güven ortamında yaşarken de fikrim aynıydı(Harun’un Katar’da yaşama dair notlarını buradan okuyabilirsiniz), nazik insanlar ülkesi İngiltere’ye geldikten sonra daha da perçinlendi. Başlangıçta masraflara katlanmak zor olsa da uzun vadede kesinlikle tavsiye ederim.

Röportaj başlığını Harun’un belirlediğini dip not olarak eklemek istiyorum. Kendisine ilgisi ve açıklayıcı cevapları için teşekkür ediyor, bu röportajın İngiltere’de yaşam ile ilgili aklınızdaki soru işaretleri için yardımcı olacağına inanıyorum.

Röportajlarım başka ülkelerle devam edecek, takipte kalın!😉

Diğer röportajlar için buraya tık tık!

Instagram: hohhoyyt

Facebook: hohhoyyt

Yazar: hohhoyyt

Merhaba, ben Deniz. Yazılımcıyım, dalarım, kayarım, yemek yaparım, hayal kurarım, seyahat ederim, fotoğraf çekerim, tiyatro severim. Eşine ve oğluna aşık bir anneyim. En büyük CimBom!

6 thoughts

  1. Merhabalar. Öncelikle belirtmek isterim ki Harun bey hayalimdeki hayatı yaşıyorsunuz. Benim de küçüklüğümden beri hayalim İngiltere’ye gidip orada sizin gibi huzurlu bir yaşam sürmek. Ben de sizin mezun olduğunuz bölümü yani işletme bölümünü okuyan bir kardeşinizim. İstanbul Üniversitesi’nde okuyorum. Benim hayallerimi gerçekleştirmiş biri olarak hedeflerimi gerçekleştirebilmem için bana verebileceğiniz tavsiyeleri dinlemeyi çok isterim.

    Beğen

      1. Cevap verdiğiniz için teşekkür ederim. Mesela şu an aklıma ilk gelen soru sizin de bildiğiniz gibi işletme bölümünde lisans eğitimi sırasında pazarlama, finans, insan kaynakları gibi alanlara yoğunlaşılabiliniyor. Sizce hangi alanda kendimi geliştirsem daha iyi olur İngiltere’ye gidebilmek adına? Bir de lisans eğitimi sonrasında nasıl bir yol izlemeliyim?

        Beğen

  2. Londra gibi dunya sehri bir yere gidip, o sehrin köyunde yasamayi neden tercih eder bir yabanci, anlamak mumkun degil.

    Merkezde yasamaya para yoksa da, koyden sehre ise, sehirden koye eve giden monoton bir yasam.. Anlamsiz.

    Beğen

    1. Merhaba, öncelikle yazımı okuduğunuz için teşekkürler. Takdir edersiniz ki herkesin yaşamdan zevk alma şekli farklı. Son yıllarda kendi çevremde herkes İstanbul’dan kaçmanın hayalini kuruyor ama iş bulma zorluğu nedeniyle buraya kendini hapsolmuş hissediyor. Yüksek standartlarda çalışıp, şehre kolayca ulaşılabilen bir kasabada aileyle huzurlu bir hayat yaşamak birçokları için monotonluk değil emin olun. 🙂

      Beğen

      1. Öncelikle belirtelim: Yazıda geçen Reading’in ne bir köy ne de bir kasaba. Birçok kasabayı kapsayan büyük bir şehir. Genelde Londra’nın batısına giden tüm ulaşım ağlarının da buluşma noktası zaten. Kısacası, Londra’dan ayrı bir şehir. Genelde burada insanlar, bu tip aşırı metropol olmayan şehirlerde yaşar ki Londra’nın keşmekeşini çekmeden işini bitirip eve dönebilsin. Çocuğu ile evin bahsesinde oturabilsin. Kaldı ki benim ofisim evime 5 dakika sürüyor ve Londra’ya da hafta 2 günü belki toplantı için gidiyorum. Herşeyi Türkiye gözüyle gören yurdum insanı da bunu monotonluk olarak adlandırıyor.:)

        Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s